Yeni Yaş Manifestosu
Yarın tam 34'e giriyorum. Bu gidişle 40 da olurum ben.. Zaman çok hızlı akıyor ve eskiden olsa hep bir şeyleri halledememiş, yoluna koyamamış gibi hissederdim. Aslında hayat, yoluna koyulacak değil, yaşanacak bir şeymiş; hayatımın 34. yılı bunu anlamakla geçti.
Yanılgım; hayatın yoluna koyulacak bir şey olduğunu sanarak, işler ters gittikçe sürekli bir kaygı duygusu taşımak oldu. Çünkü hayat niye benim istediğim gibi akmıyordu ki? Niye herkesin hayatı tıkır tıkır bir düzende işlerken, benim sürekli bir savaş vermem gerekiyordu ki? Başkalarının tüm hayatı belli bir takvime göre işlerken, bende neden bir şeyler hep geç ya da hep erken oluyordu?
Bir şeyler olup bittikçe kaygı duymanın ne kadar anlamsız olduğunu fark ettim. Çünkü ben kendimi harap etsem de günün sonunda olması gereken oluyordu. Yapmam gereken; hikayemi kabul edip yola devam etmekti. Burada bahsettiğim; tabii ki hayat düzeninde değiştirmeye gücümün yetmediği şeyler ya da elimden geleni yaptıktan sonra yine de benim istediğim gibi sonuçlanmayan şeyler. Allah’ın planının en güzeli olduğunu, nefsime çok zor gelse de yavaş yavaş anlıyorum sanırım. Yoldaki bir durağı mı kaçırdım? Aman diyorum, en kötü ihtimalle yol uzar, başka bir çıkış illa vardır. Biri benimle iletişimini mi kesti? Artık kendimde suç aramayı bırakıyorum; bana eşlik edeceği mesafe buraya kadarmış diyorum. Karşılıklı birbirimizden bir şeyler öğrendik; yolun devamı için yeni yoldaşlar gerekiyor belki de, belki de bir süre yola yalnız devam etmek de bir seçenek.
Ben elmayı seviyorum diye elmanın da beni sevmesini beklemiyorum artık. Elma beni sevmiyor diye değerimden bir şey kaybetmediğimin farkındayım artık. Eskiden olsa, "Elmaya boşa değer vermişim" diye kendimi suçlayıp harap ederdim. Şimdi diyorum ki: "Elmayı sevmenin de bana öğrettiği bir sürü şey oldu. O beni sevmiyorsa kendi meselesi." Burada mesele elma değil tekrar oku istersen diye notumu da düşeyim popüler psikologlar gibi :)
Diğer bir öğrendiğim şey ise en sevdiğim insanlar da birer beşer onlar da hata yapabilir onların da yanlışları olabilir. Artık sevdiğim insanları bir kalıba sığdırmaya çalışmayı bıraktım. Onlar da kusurları ile birer insan ve o kusurları benim değerimi belirleniyor. Yaptıkları tek hata onları kötü insan sınıfına sokmuyor. Onları o kusurları ile sevmeyi yavaş yavaş öğreniyorum.
Kendime şefkat göstermeyi de yavaş yavaş öğreniyorum sanırım. Doğum günümü sıradan bir günmüş gibi yaşamak ya da birilerinden kutlama beklemek yerine kendi kutlamamı yapıyorum bu sene. Çünkü ben kendime değer vermezsem, kimse değer vermez biliyorum. Kendimi önceliklendirmeyi yavaş yavaş öğreniyorum.
Beni en çok hayrete düşüren şey; hayatın merkezine koyduğun her şeyin aslında ne kadar önemsiz birer parça olduğunu görmek. Hayat çok ilginç bir yer; bir gün içinde ya da bir an içinde tüm doğru bildiklerin yalan, yalan bildiklerin doğru olabiliyor. Bir anda tüm evin harap, tüm bahçen talan olabiliyor ama bir de bakıyorsun o talan bahçenin kenarından kırmızı gelincikler boy vermeye başlamış. Tuğlaları yeniden üst üste koymaya başlayıp, bahçeyi yeniden sürüp devam ediyorsun. Çünkü devam etmek zorundasın. "Neden yıkılan benim evimdi?" diye düşünmeye başladığın an her şey daha zorlaşıyor. Çünkü neden olmasın ki? Sen kimsin? Bir şeyler için isyan edecek olsam, aklıma Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatı geliyor artık. Şu ana kadar bana nasip olan her şey, her imkan, her insan, her lütuf için şükrediyorum. Şahsi hayatımın en değer biçilmez talihi de belki bu farkındalıklara eninde sonunda erişmemdir.
Aklıma 33. doğum günüm geliyor. Hasta yatağımda mide ağrıları ile kıvranıyorum. Ara ara "Ölsem de bu ağrılardan kurtulsam" dediğimi hatırlıyorum. Günü sadece biraz muz ve leblebi yiyerek zoraki tamamlıyorum. Rapor bitimi mecburen işe döndüğüm günler de kabus gibi; o halde iyi araba kullanmışım, iyi hasta bakmışım. O halde bir de ölü muayenesine gitmiştim, kusmamak için kendimi zor tutarak. Allah’ım, beni ne ateşlerden çıkarmışsın; binlerce şükür sana.
Aslında haftalardır aklımda bir konu var, yazmak istediğim bir türlü cesaret edemediğim: Ölüm. Bu 34 yıllık hayatıma ne çok ölüm sığdı. Hala çok tuhaf geliyor babamın artık olmadığını düşünmek, Levent abimin artık olmadığını düşünmek. Sanki daha dün ders çalışırken sineklerden rahatsız oluyorum diye dedemin evinin üst kattaki odasına tel çakmıştı babam. Sanki daha dün Levent abim pazardan gelmiş halamın evinde beraber sofraya oturmuşuz. Sanki daha dün aşağı evin balkonunda oturuyorduk dedemle; sanki daha dün babaannem sobanın üstünde demlediği ıhlamuru dolduruyordu bana; daha dün anneannem, yaptığı kapak böreğinden "Biraz daha yiyin" diye ısrar ediyordu. Daha dün abimi, Ömer Mirza ismine ikna ediyordum; Ömer Mirza' nın 40 gün ancak yaşayacağını bilmeden.
Kalbimde tamir olmayacak bir taraf var ve artık bunun hep var olacağının farkındayım. Bundan sonra hayatı hep bir miktar hüzünle yaşayacağım. Ve artık bundan şikayetçi değilim; keyif almaya bile başladım. Hatta bazen diyorum ki: "Bütün bunlar olmasa hala bir şeylere kör yaşayacaktım belki. Bütün bunlar olmasa bu kadar korkusuz olmayacaktım. Bütün bunlar olmasa konfor alanımdan ömrümü çürütecektim belki de."
Hoş geldin 34; nasıl gelirsen gel, kabulümsün artık.