Alacakaranlık
Çok uzun süredir benimlesin ve ben senden fena halde sıkıldım. Evet senden bahsediyorum sevgili iç sıkıntım. Dünyayı renksiz görmekten, hiçbir şeye hevesim olmamasından sıkıldım. Yine kendime uğraşlar buluyorum seni kendimden uzaklaştırmak için çünkü bu sefer çok uzun süre kaldın, gitmeye de hiç niyetin yok gibi.
Kendimi bazen bir bataklığa saplanmış ve çabaladıkça daha çok dibe batıyor gibi hissediyorum. Ama çıkmak zorundayım. Ne kadar denemekten yorulsam da.
Yeşil kapılı şirin bir kafeye giriyorum. İçeride ben ve sarı bir kediden başka kimse yok. Hoş bir müzik çalıyor. İçerisi 90' lardan fırlamış bir anneanne evi gibi; yerde kilimler, bir soba, sobanın üstünde kırmızı bir çaydanlık, duvarda asılı bir elek, yeşil bir masa ve kitaplık, kitaplıkta; eski singer bir dikiş makinesi, eski bir radyo, masa saati, kitaplar ve çiçekler. Duvarlar kedi ve at figürlü tablolarla dolu. Tekli koltuklar ahşap kenarlı, döşemesi desenli anneannemin eski salon koltuklarının aynısı belki de. Tablodaki beyaz tek boynuzlu at gözüme çarpıyor, Jung okumak için döşenmiş bir mekan diye düşünüyorum. Tam bir Türk kolektif bilinçdışı mekanı.
Sonra rüyam geliyor aklıma evet böyle bir mekandı hatta anneannemin evinde gibi hissetmiştim. Bu rüyayı anlatacaktım, unutmuşum. Neden aynı içerikli rüyalar tekrar ediyor acaba diye düşünüyorum. Bana Sevme Sanatı kitabını veriyor. Zorla sevmeye çalıştığım kişi belki de benimdir diye düşünüyorum. Belki de gölgemle barışmam gerekiyordur bilmiyorum. Bu aralar hiç memnun değilim kendimden, bu memnuniyetsiz kız nerden geldi onu da bilmiyorum. Kısır döngü tekrar ediyor sanki içimde. Uzun süredir espri yapıyorum, hayatla dalga geçmiyorum. İyileştiğimi o şekilde anlardım, iyileşmemişim belli ki.
Bu ara gözlerim de sık doluyor. En ufak şeyde paramparça olacakmışım gibi hissediyorum. Sen ne olursa olsun yıkılmaz gibi duruyorsun demişti biri. Bu kez yıkıldım ve enkazdan çıkmam eskisi kadar kolay olmuyor.
Eve dönmek de canım istemiyor. Sahi evim neresi? Artık ev değil yol çekiyor canım ama sonu olmayan bir yol. Yolda olmayı seviyorum, yolun sürprizlerini seviyorum. Dalgın bir şekilde yol alırken el sallayan çocuklara denk gelmek gibi küçük sürprizleri seviyorum. Yol kenarında gördüğüm çobanın yerine kendimi bir süreliğine koymayı seviyorum.
Yaz geliyor ve yazları sevmiyorum biliyorsun. Ama yaz gün batımlarını seviyorum. Ve ömrümde kaç gün batımı kaldı bilmiyorum. Söyle bana, sence çok mu karanlıkta kaldım? Yoksa bu sadece, gün doğumunu görmeden önceki o son alacakaranlık mı? Şafak vakti yaklaşmıştır belki de, ne dersin?